Muharrem Ayı

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

MUHARREM AYI

     İman ve ibadet bilincinin derinleştiği, din kardeşliğinin duygu ve davranışlara yansıdığı, mahşer tablosunun an be an yaşandığı müstesna zaman dilimlerinden biri olan ve Zilhicce ayında gerçekleştirilen Kurban Bayramı ve Hac ibadeti sona ermiş, Sevgili Peygamberimizin “Şehrullah”, yani, “Allah’ın Ayı” diye nitelendirdiği Muharrem ayına girilmiştir.

Muharrem ayı, tarih boyunca insanlık için dönüm noktaları sayılabilecek önemli olayların yer aldığı bir aydır. Bu sebeple gerek İslâm’da, gerekse İslâm’dan önce Muharrem ayına ayrı bir önem verilmiştir.

Ayrıca Peygamberimiz (s.a.s.) bu ayın Aşure günü olarak bilinen onuncu gününü, bir öncesi ve sonrası ile oruçlu geçirmeyi tavsiye etmiştir. (1)

 

Değerli Kardeşlerim!

Hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem, aynı zamanda İslâm tarihinde meydana gelen bazı üzücü olayları da hatırlatmaktadır. Çünkü Muharrem, Kerbelâ olayını ve Hz. Hüseyin’in şehadetini hatırlatır.

Hz. Hüseyin, sevgili Peygamberimizin damadı Hazret-i Ali ile cennet kadınlarının anası Hz.Fatıma’nın ciğerpâresi, sevgili Peygamberimiz’in; “Dünyanın iki çiçeği, ahirette de cennet çocuklarının efendileri” diye övdüğü (2) ve haklarında, “Allah’ım! Ben onları seviyorum, sen de sev!” diye dua ettiği, (3) adını bizzat kendisinin koyduğu torunudur.

Hz. Hüseyin’in siyasî ihtiraslar uğruna acımasızca şehit edilmesi, sevgili Peygamberimizi ve O’nun Ehl-i Beyti’ni seven bütün mü’minleri derinden yaralamış, kalplerini incitmiştir.

 

Aziz Kardeşlerim!

Ehl-i Beyt, Peygamberimizin mutlu yuvasında yetişmiş, O’nun sevgi dolu gönlünden feyiz almış örnek, model şahsiyetlerdir. Her biri bir yıldızdır. Yüce Allah, Hz. Peygamber’in ev halkıyla ilgili olarak, “Ey Peygamberin ev halkı! Allah sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”(4) buyurmuştur.

Sevgili Peygamberimiz de Ehl-i Beyti, sahabeyi sevmemizi ve onları örnek almamızı tavsiye etmiştir. İşte bu tavsiyeyi kendisine rehber edinen Milletimizin gönlünde Ehl-i Beyt sevgisi kök salmış ve toplum olarak bizleri birleştiren unsurlardan biri olmuştur.

Hutbemi, başta okuduğum hadis mealiyle bitiriyorum: “Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en fazîletlisi Allah’a izafetle şereflendirilen Muharrem ayında tutulan oruçtur.” (5)

 

 

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Eylül 1999 tarihli hutbesinden derlenmiştir.

 

 

Redaksiyon: İl Müftülüğü Hutbe Komisyonu

————————————————————————————

1 – Tirmizî, Savm 46; Ebû Dâvûd, Savm 56

2 – Buhari, Menakıb 22

3 – Tirmizî, Menakıb 31

4 – Ahzab, 33/33

5 – Müslim, Sıyâm, 2002

 

Categories: Hutbeler Tags:

Dinimizde Hoşgörü ve İnsan Sevgisi

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

Muhterem Mü’minler!

Varlıklar içerisinde en seçkin yeri olan, insandır. İnsanın gerek fiziki ve gerekse ruhi yönden en güzel şekilde yaratılması, başta akıl olmak üzere sayısız nimetler verilmesi, insanın üstünlüğünü ve Allah katındaki değerini göstermektedir.

Nitekim, Tîn Suresi 4’üncü ayetinde, “Andolsun ki biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.”,  İsra Suresinin 70’inci ayetinde de, “Biz, gerçekten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık.” buyurulmaktadır.

Öyle ise, en güzel ve en değerli varlık olan insanoğlu, bu değerini birbirine olan sevgisiyle gösterecektir. Yaratıcımız, bizleri değer vererek yarattığı için bizler bu kıymetin farkında olmalı ve İlah-i rızayı kazanmak için birbirimizi sevmeliyiz. Hepimizi yaratan aynı olduğuna göre, yaratılan her insan sevgi ve hoşgörüye layıktır. Yunus’un deyişiyle, “Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” anlayışı, dinimizin insan sevgisine vermiş olduğu değerin çok güzel bir ifade şeklidir.

 

Kıymetli Müslümanlar!

İnananların birbirini sevmeleri, gerçek manada iman edip etmemeleri ile çok yakından ilgilidir. Nitekim sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.”(1) buyurarak, insan sevgisi ile iman arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Asrı Saadet’ten şu tablo, insana duyulan sevgiyi göstermek bakımından çok önemlidir:

Bir savaş sırasında birkaç müşrik çocuğu kargaşada ölmüşler. Efendimiz (s.a.s.) bunu duyunca çok üzülmüş. Kendisine, bunların müşrik çocukları olduğu söylenince Efendimiz; “Bu çocuklar müşrik çocukları da olsalar insandır. Her can fıtrata göre yaratılmıştır.”(2) diyerek, insan sevmenin ne anlama geldiğini anlatmıştır.

Hoşgörü, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in davranışlarında önemli bir ilke olmuş ve bu ilkenin temelini de, hutbemin başında okuduğum, “Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin.”(3)  prensibi oluşturmuştur.

Asırlar öncesinden günümüze ışık tutan gönüller sultanı Mevlana da bütün insanlara kucak açmış ve “Gel! Her ne olursan ol, yine gel!” sözleriyle insanlığı kardeşlik ve sevgiye davet etmiş ve böylece, özümsediği dinin ruhunu herkese anlatmaya çalışmıştır.

 

Aziz Kardeşlerim!

Hoşgörü, toplumsal barış ve uzlaşmaya, karşılıklı anlayış, saygı ve sevgiye dayalı, kavga ve kaygıdan uzak, huzurlu bir toplum oluşmasına yardımcı olur. Zira böyle bir toplum oluşturmak dinimizin başta gelen hedeflerinden birisidir.

Anlamı barış, kardeşlik ve hoşgörü olan bir dinin temsilcileri olarak bu prensipleri hayatımızda öncelikle bizler yaşamaya gayret edelim.

Hutbemi, başta okuduğum Al-i İmran Suresi 134’üncü ayetiyle bitiriyorum: “Onlar, bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.”

 

 

Hazırlayan:    Mücteba ALTINDAŞ

Kazan İlçe Vaizi

 

 

Redaksiyon: İl Müftülüğü Hutbe Komisyonu

———————————————————————————

1. Müslim, İman, 22

2. İslam Tarihi, Asrı Saadet, c. 2-982

3. Buhari, 1,15

Yardımlaşmanın Önemi

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

YARDIMLAŞMANIN ÖNEMİ

 

Muhterem Müslümanlar!

İnsanlık tarihi boyunca olduğu gibi, bugün de hiçbir toplumda insanlar, yeryüzündeki imkânlardan aynı düzeyde yararlanamamaktadır.

Herkesi birbirine muhtaç olacak şekilde bir arada yaratan ve yaşatan Yüce Allah, kullarından dilediğine dilediği kadar mal vermiş, güçlü ile zayıf, zengin ile fakir arasındaki sosyal dengenin korunması için yardımlaşma ve dayanışma esasını getirmiştir. Yardımlaşma ve dayanışma, evrensel bir değer olan adaletin, toplumsal barışın ve mü’minler arasındaki kardeşlik hukukunun bir gereğidir. Bunun için İslamiyet, yardımlaşmayı en geniş mânâda ele almış, dînî ve ahlâkî bir görev kabul etmiştir.

 

Değerli Mü’minler!

Hz. Peygamber (s.a.v.), müslümanların kardeş olduklarını ve aralarındaki dayanışmanın çok kapsamlı olması gerektiğini ifade eden hutbemin başında okuduğum hadis-i şeriflerinde; “Mü’minler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve şefkat göstermede tıpkı bir vücut gibidirler. Vücudun bir uzvu rahatsızlanırsa, diğer uzuvlar da onun rahatsızlığına ortak olurlar.”(1) buyurmuşlardır.

İslam kardeşliğinin, sevinci ve üzüntüyü paylaşmanın ve her türlü dayanışmanın en güzel örneğini Medine’li Ensâr ile Muhâcir’ler arasında tesis eden Peygamber Efendimiz bu örnekle, benzeri görülmemiş kardeşlik ve dayanışma örneği ortaya koymuştur.

 

 

 

Aziz Cemaat!

Yüce Allah, hutbemin başında okuduğum Al-i İmran Suresi 92. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz de, “Bir hurmanın yarısı ile, bunu da bulamazsınız güzel bir sözle ateşten korununuz.”(2) buyurarak, maddi ve manevi dayanışmaya davet etmektedir. Zira yardım yapmakla yoksullar korunur, hırsızlık, haset, kin ve hırs gibi olumsuz duygular önlenir, zengin ile fakir arasında sevgi ve saygı oluşur. Dostluk duyguları güçlenir, zenginlik artar, fakirlik azalır, dilencilik ortadan kalkar.

 

Kıymetli Kardeşlerim!

Unutmayalım ki, bugün yardım edenler, yarın yardım edilecek duruma düşebilirler. O halde, gerçek ihtiyaç sahiplerine gönülden ve gizlice yardım yapılmalı, yetimler, yoksullar sevindirilmelidir.

Hutbemi, bir hadis-i şerif mealiyle bitirmek istiyorum: “ Kim bir mü’minin dünyevi sıkıntılarından birini giderirse, Allah da onun kıyamet günü sıkıntılarından birini giderir. Kim bir fakire kolaylık gösterirse, Allah da ona dünyada ve ahirette kolaylık gösterir. Kişi, kardeşine yardım ettiği müddetçe Allah da ona yardım eder.” (3)

 

 

Hazırlayan:    Ali ÜNAL

Haymana Müftüsü

 

Redaksiyon: İl Müftülüğü Hutbe Komisyonu

———————————————————————————–

1. Buhari, Edep, 27; Müslim, Birr, 66

2. Müslim, Zekat 95

3. Müslim, Zikr 38; Ebu Davut, Edep 68

Kurban Bayramı

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

KURBAN BAYRAMI

Muhterem Müslümanlar!

Şükürler olsun yüce Allah’a ki bugün, dînî bayramlarımızdan Kurban Bayramını idrak etmenin sevinci ve mutluluğu içindeyiz.

Kurban Bayramı, Allah’ın dostu olma şerefiyle şereflenmiş Hz. İbrahim (a.s)’ın, oğlu İsmail(a.s.)’ı Allah’a kurban etmek istemesinin hatırasını taşımaktadır.

Kurban, kurban bayramı günlerinde ibadet niyetiyle belli hayvanlardan birini keserek yapılan bir ibadet şeklidir. Kurban, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın da muhteşem bir örneğidir. Çünkü yeryüzünde hergün binlerce hayvan kesilir, fakat bunlardan çoğunlukla varlıklı kimseler yararlanır. Kurban Bayramında kesilen kurbanlardan ise yoksullar ve ihtiyaç sahipleri istifade eder. Bu yüzden Yüce Allah, başta okuduğum Kevser Sûresinde, “Şüphe yok ki, Biz sana Kevser’i verdik. Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Muhakkak ki o sana buğz edendir, (asıl) ebter (olan).” diye buyurmuştur.

Kıymetli Mü’minler!

   Kurban bir gelenek değil, insanın Allah’a yaklaşmasına ve O’nun hoşnutluğunu kazanmasına vesile olan bir ibadettir. İnsan kurban kesmekle İbrahim (a.s.) gibi Allah’a bağlılığını, gerekirse O’nun hoşnutluğunu kazanmak için her fedakârlığa katlanacağını göstermiş olur.

Hicret’in 2’nci yılında meşru kılınmıştır,  meşruiyeti kitap ve sünnetle sabittir. Nitekim, Hac suresi 36’ncı ayeti celilesinde Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz, kurbanlık büyükbaş hayvanları sizin için Allah’ın dininin nişânelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken, (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın! Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de, istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye böylece onları sizin hizmetinize verdik.”

Kurbanda esas olan niyettir. Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Amellerin kıymeti ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur.”(1) Kurbanda da durum böyledir; iyi niyet ve ihlas. Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurulmaktadır: “Onların (kurbanların) etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.”(2)

 

Aziz Cemaat!

Hutbemin başında okuduğum hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz de: “Âdemoğlu Kurban bayramı gününde kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmamıştır.”(3) diye buyurmuşlardır.

Öyle ise, bu bayramı, dinimizin bildirdiği fayda ve hikmetlere uygun olarak değerlendirmeliyiz. Yüce Rabbimiz’in ve Sevgili Peygamberimizin emirlerine uyarak, keseceğimiz kurbanların etlerinin bir kısmını fakir-fukaraya dağıtmalı, bir kısmını çoluk-çocuğumuzla yemeli, bir kısmını da ziyaretimize gelenlere ikram etmeliyiz.

Bu Bağlamda; ihtiyaç sahiplerini gözetmeli, yetimleri sevindirmeli, anne-babamızı, komşularımızı, akrabalarımızı ziyaret ederek gönüllerini hoş tutmalıyız. Kabirlerinde fatiha bekleyenlerimizi, cennet vatanımız uğrunda canlarını seve seve feda eden aziz şehitlerimizi de ziyaret ederek dualarda, yakınlarını ve gazilerimizi ziyaret ederek sabr-ı cemil için niyazlarda bulunmalıyız. Hastaları ziyarete gitmeli, şifalar dilemeliyiz. Dargınları barıştırmalı, gönlü kırıkları kaynaştırmalıyız.

Bu duygularla bayramınızı kutlar, bu bayramın aziz milletimize, İslam âlemine ve tüm insanlığa huzur ve hayır getirmesini, birlik ve beraberliğe vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim.

 

Hazırlayan   : Gaffar TETİK

Müftü Yardımcısı

Redaksiyon  : İl Müftülüğü Hutbe Komisyonu

————————————————————

 

  1. Buhari, Bedülvahiy,1
  2. Hac, 37
  3. Tirmizi , Adahi,1
Categories: Hutbeler Tags: ,

Çocuk Eğitimi

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

ÇOCUK EĞİTİMİ

 

Muhterem Müslümanlar!

İslâm dininin özenle üzerinde durduğu en önemli konulardan biri de çocuk eğitimidir. Bilin­diği gibi toplumun temeli aile, ailenin özü de ço­cuktur. Kur’an ifadesiyle çocuk; “Dünya hayatının sü­südür.”(1) Peygamberimizin ifadesiyle çocuk; “Cennet çiçeğidir.”(2) “Gönül meyvesidir.”(3) “Bereket­tir” (4) “Cennet Kokusudur”(5) “Dünyada nur, ahirette sürur “dur.(6)

Âyet ve hadislerde belirtildiği gibi en kıymetli varlığımız olan, kanımızdan, canımızdan yaratılan, ümidimiz ve istikbalimiz bulunan çocuklarımızı en güzel şekilde terbiye etmek hem dinî hem de millî bir görevimizdir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), bir hadis-i şeri­finde; “Bir babanın evladına bırakacağı en gü­zel miras, güzel terbiyedir.”(7) buyurarak, çocu­ğun hem dünya hem de ahiret mutluluğunu gaye edinen terbiyeye dikkat çekmiştir. Terbiye, ilk planda çocuğun şahsiyetini geliştirme, olgunlaştır­ma faaliyeti olarak görülse de; geniş planda yarın­ki cemiyeti kurma gayretidir.

 

Değerli Müminler!

Peygamber (s.a.s.) Efendimiz; “Çocuğun ba­bası üzerindeki hakkı güzel bir isim vermesi ve terbiyesini (eğitimini) güzel yapmasıdır.”(8) bu­yurmaktadır.

Dolayısıyla çocuğun, ailesine, cemiyetine fay­dalı bir şekilde yetişmesi, ihtiyaç duyduğu bütün insanî ve ahlâkî faziletleri, sosyal kural ve toplu­mun davranışları, dinî inanç ve değerleri öğrenme­si ve yaşaması, ruhî ve bedenî bakımdan sağlıklı, bilgili ve hünerli olabilmesi için ana babanın bütün imkânları kullanarak gayret sarf etmeleri gerekir.

İslâm fıtratı üzere temiz bir yaratılışla, günahsız dünyaya gelen çocuğun eğitim ve terbiye­sinde Peygamber Efendimizin prensiplerine, ko­nuyla alakalı tavsiyelerine bakmak işimizi kolay­laştıracaktır.

“Kimin çocuğu varsa onunla çocuklaşsın.”(9) buyuran Peygamberimiz (s.a.s.) terbiyede çocuk psikolojisinin önemine; onun seviyesini anlama­dan problemlerine gerçekçi çözüm bulunamayaca­ğına dikkat çekmektedir. Efendimiz karşılaştığı bütün çocuklarla selamlaşması, onlarla şakalaşma­sı, torunlarını ve diğer çocukları kucaklayıp öpme­si; onun prensiplerinden bazılarıdır.

Peygamberimiz terbiyede hiçbir zaman şiddet ve cezalandırma yöntemini kullanmamış; çocuğun hatasını yüzüne vurmayı, onu küçük düşürücü, alay edici sözler sarf etmeyi, ona beddua etmeyi ya­saklamıştır.

 

Aziz Kardeşlerim!

Milletine ve memleketine faydalı evlatlar yetiş­tirmek için üzerimize düşen görevlerimizi yerine getirmek, bize mutluluk, memleketimize güven ve­receği gibi: öldükten sonrada ardımızda hayırlı bir evlat bırakmanın sevincini ahiret hayatında bize yaşatacağını unutmayalım.

Hutbemi, başta okuduğum hadis mealiyle bitirmek istiyorum: “Kişinin, çocuğunun eğitimi ile uğraşması, bir ölçek sadaka vermesinden daha hayırlıdır.”(10)

 

Diyanet İşleri başkanlığı’nın Ağustos 1999 tarihli hutbesinden derlenmiştir.

 

Redaksiyon: İl Müftülüğü Hutbe Komisyonu

————————————————————

1-Kehf,46.

2- Keşf’ül-Hafa, 2/1402. 3-Feyzü’l Kadir, 6/398.

4-  Feyzü’l Kadir,1/354.

5- Feyzü’l Kadir, 4/42.

6-  İstilah-ı Fıkhiye Kanunu 2/153.

7-  Hadis Ansiklopedisi, İ. Canan, c. 1, s. 378.

8- Hadis Ansiklopedisi, c. 7. s. 363.

9-  TDV. İs. Ansiklopedisi, c. 7, s. 357.

10-Tirmizi, Birr,33

Categories: Hutbeler Tags:

Trafik Güvenliği

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

İnsanları akıl ve irade sahibi, varlıkların en şereflisi olarak yaratan Allah, onlara çeşitli sorumluluklar yüklemiştir. Yüce Rabbimiz “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre miktarı kötülük işlerse onun cezasını görecektir” buyurmaktadır.

İnsanlar hiçbir zaman sınırsız bir şekilde özgür değillerdir. Bir kişinin özgürlüğü başkasının özgürlüğünü engelliyor, kul hakkına zarar veriyorsa bu özgürlük değil, o kimsenin hakkına tecavüzdür. Bu açıdan üzerinde önemle durmamız gereken konulardan biri, trafikte ihlal ettiğimiz kul haklarıdır.

Çünkü maalesef ülkemizde trafik kazaları, insan hayatı için ciddi tehdit haline gelmiştir. Adeta kanayan yaramız, akan gözyaşımızdır. Nice yetişmiş insanımız, bilim ve devlet adamımız, din büyüklerimiz, pek çok kıymetli vatan evladımız trafik kazalarında kurban verildi. Binlerce aile yok oldu. On binlerce çocuğumuz yetim kaldı veya hayatını kaybetti. Bu kazalara sebep olan, insanın bizzat kendisidir. Trafik kazaları için “ne yapalım kadermiş” deyip geçemeyiz. Çünkü Allah Teâla iyiyi kötüden doğruyu yanlıştan ayırt edebilsin diye insana akıl ve irade vermiştir.
Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) “Müslüman eliyle ve diliyle diğer Müslümanlara zarar vermeyen kişidir” buyurmaktadır. Trafik kazalarına sebep olanlar, sadece kendi can ve mallarını tehlikeye atmakla kalmamakta, başkalarının da can ve malına zarar vermektedirler. Kuran’ı Kerim’de “…Bir kimse bir insanı öldürürse bütün insanlığı öldürmüş gibidir; ve bir kimse bir hayat kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibidir” buyurulmaktadır.
Yine Yüce Rabbimiz, “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” buyurmaktadır. Oysa trafik kazalarında kendimizi tehlikeye attığımız bir gerçektir. 2008 yılında trafik kazalarında 8.000 insanımız can verdi ve 185.000 insanımız da yaralandı veya sakat kaldı. Ortaya çıkan maddi hasar ise yaklaşık 13-14 milyar TL dir.

Değerli Mü’minler!

Trafik kurallarına uymamak kul hakkını ihlal etmektir. Araçları yaya kaldırımlarına park etmek, gereksiz yere korna çalarak bebek, hasta ve yaşlıları rahatsız etmek, trafik ışık, işaret ve levhalarına zarar vermek, uykusuz ve yorgunken araç kullanmak, bakımsız araçlarla trafiğe çıkmak, aşırı hız veya hatalı sollama yaparak bırakın kaza yapmayı, başkalarının korkmasına, ürkmesine veya tehlike atlatmasına yol açmak bile kul hakkını ihlaldir. Oysa “Yürüyüşünde ölçülü ol” buyuran Rabbimiz, kul hakkıyla huzuruna gelinmesini asla istemez. Sevgili peygamberimiz “İbadetlerini yaptığı halde kul hakkı yüzünden, ahirete eli boş çıkacak kimseleri gerçek müflis” olarak nitelendirmiştir. Polis uyarısı ve trafik cezasından ziyade işin bu yönünü düşünmeliyiz. Trafik güvenliğini sağlamakla görevli devlet kuruluşlarında çalışan kişilerin de kul hakkı bilinci ile, boş vermişliğe kaçmadan ve kimseye ayrıcalık tanımadan yetki ve sorumluluklarını yerine getirmelidirler.

Aziz Müminler!

“İnsanlara eziyet veren yoldaki bir taşı kaldırmayı” imanın gereği sayan bir dinin ve hayvanların açlıktan ölmemesi için vakıflar kuran bir kültürün mensuplarına trafik kurallarını çiğneyerek kendilerinin ve insanların can ve mallarını tehlikeye sokmak hiç yakışmaz.
Ortak aklın, uzun araştırmaların ve deneyimlerin sonucunda ortaya çıkan trafik kurallarına uymak hem insanlık ve vatandaşlık görevi hem de Müslüman olmamızın gereğidir.
Yüce Rabbimiz cümlemizi kendisine hayırlı kul, Resülüne hayırlı ümmet ve Allah’ın yarattıklarına zarar vermekten sakınan hayırlı bir Müslüman kılsın.

İstanbul Müftülüğü
Hutbe Komisyonu

Gençlik

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

Allah Teâlâ insanoğluna hayatının her devresinde ayrı özellikler ve imkânlar nasip etmiştir. Gençlik dönemi bunların en önemlilerinden birisidir. Çünkü gençlik döneminde çocukluk devresinin saf ve temiz duyguları, gençliğin heyecanı ve yaşlılık devresinin de sorumlulukları birlikte yaşanır.

Gençlik gül gibi saflığın, bülbül gibi coşkunun, kabına sığamayan heyecanın, yılmayan azim ve kararlılığın, bitmeyen enerji ve dinamizmin adıdır. Gençlik, korkmayan göz, çiğnenmeyen söz, hayata meydan okuyan özgüvenin adıdır.
Savaşlar gençlerle kazanılır, bilgi gençlerle gelişir, medeniyetler gençlerle kurulur, milletin ümitleri gençlerle geleceğe taşınır.

Aziz Müminler!
Gençlik, rahmânî duyguların da, şeytânî vesveselerin de en kabarık olduğu, damardaki kanın kabına sığmadığı bir “delikanlılık” dönemidir. Bu özelliklerinden dolayıdır ki, şeytan herkesten çok gençlerin peşine düşer, şer odakları herkesten çok gençleri hedef alır.
Bu sebepledir ki, nefsani arzuların azgınlığına, şeytanî duyguların tahriklerine boyun eğmeyen, enerji ve heyecanını her şeye rağmen Allah Teâla’nın istediği yöne harcayan gençler nice ilahi lütuflara nail olmuşlar ve Rasûlullah’ın (sav) övgüsünü kazanmışlardır. Nitekim Allah Teâlâ, yalnızca rablerinin rızası için, mağara hayatını, Roma’nın saraylarına tercih eden Ashab-ı Kehf’i, harama düşmemek için zindanı saraya tercih eden Hz. Yusuf’u (as) kitab-ı keriminde methetmiş, onların sabır, sebat ve mücadelelerini kıyamete kadar gelecek nesillere örnek göstermiştir.
Rasûl-i zîşân efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teâlâ, yedi insanı, Arşının gölgesinde barındıracaktır. Bunlardan birisi de Allah’a kulluk etmekten neşe duyan gençlerdir.”

Aziz Müslümanlar!
Geleceklerini önemseyen milletler gençlerine ayrı bir önem verirler. Âlimler nasihatnamelerini onlar için yazar, yaşlılar tecrübelerini onlarla paylaşır, yöneticiler kurum ve kuruluşlarıyla onlara yol gösterir, ellerinden tutar, öğretmenler de onları yetiştirerek geleceğe hazırlamak için çırpınırlar.
Bizler de eğer geleceğimize önem veriyor, yarınlarımızın huzurla dolmasını istiyorsak gençlerimize sahip çıkmalıyız. Özellikle günümüzde saptırıcı eğlence, ahlaksızlık ve uyuşturucu piyasasının hedefi haline gelen gençlerimize sahip çıkmak, onları korumak anne-baba, okul ve yönetici olarak hepimiz için zorunlu bir görevdir. “Hepiniz çobansınız, idareniz altındakilerden sorumlusunuz” fermân-ı nebevîsine kulak vermeliyiz. İlgisizlik sebebiyle heba olan gençler adına kıyamet günü hesaba çekileceğimizi unutmamalıyız. Yalnızlık sebebiyle bunalımdan bunalıma düşen gençlerimizle gönül bağları kurarak, dertlerine derman olmalı; cehaletin kurbanı olarak inkârcılık bataklığına saplananları bilgi ve sevgiyle tedavi edip, dünya ve ahiretlerini kurtarmalıyız. Böylece sorumluğunun idrakinde, kendisiyle barışık, çevresiyle uyumlu, din ve mukaddesatına bağlı, iffet ve ahlâk sahibi gençler yetiştirmek için her türlü fedakârlığı göze almalıyız.
Bizler, Rasulullah aşkına ölümü göze alan Hz. Alileri, mukaddesatı aşkına uykuyu kendine haram eden Selahaddin-i Eyyübileri, Kur’an aşkına sabahlara kadar kıyam duran Osman Gazileri, cepheden cepheye koşan Sultan Muradları, Sultan Fatihleri yetiştirmiş bir medeniyetin vârisleriyiz. Bugün de bilim ve fazilet kahramanı gençler yetiştirmek hepimizin temel hedefi olmalıdır. Hem dünyevî saadetimiz hem, uhrevî saadetimiz buna bağlıdır.
Hutbemi, bir dua âyeti ile bitiriyorum: “Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve nesiller bağışla, bizi takva sahiplerine önder kıl”.

Dr. Behlül DÜZENLİ
Laleli Camii İmam-Hatibi / FATİH

Vakıf Şuuru

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

Yüce dinimiz biz Müslümanlara iyilik ve takvada yardımlaşmayı emretmiş; bu maksatla vakıf müesseseleri kurulmasını tavsiye etmiş, böylece nice bereketli hayır işlerinin düzenli bir şekilde yürütülmesi temin edilmiştir. Her şeyden evvel vakıfta bulunmak, Allah Teâlâ’nın, “İyilikte yarışınız” “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda infak etmedikçe iyiliğe ulaşamazsınız” gibi emir ve öğütlerinin fiilî icrası ve öldükten sonra hayır defterinin kapanmaması demektir.

Vakıf, bir malın Allah rızası için toplumun hizmetine tahsis edilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de, “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de (insanlara) iyilik et” âyetinde işaret edildiği gibi, infakta bulunmak, fakirlere, kimsesizlere yardımcı olmak sürekli olarak teşvik edilmiştir. Bir hadis-i şerifte, “Her kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarından kurtarır” buyurulur. Her konuda ümmetine örnek olan Allah Rasûlü Hayber ve Fedek arazilerindeki hisselerini Müslümanların yararına vakfetmiş, sahabe-i kirâmdan imkânı olanlar da Allah Rasülü’nün (sav) bu sünnet-i seniyyesini takip etmiştir.

İslâmiyet can taşıyan bütün varlıklar için rahmet ve şefkat dinidir, Aziz Kardeşlerim! Bu yönüyle vakıflar, yoksulların ihtiyacının karşılandığı, yaraların sarıldığı kurumlar olagelmiştir. Camiler, medreseler, mektepler, kütüphaneler, çeşmeler, köprüler, hastaneler ve kervansaraylar yanında, muhtaç çocuklara süt anne bulmak, kışın aç kalan hayvanların beslenmesini temin etmek, fakir kızlara çeyiz hazırlamak gibi pek çok konuda vakıflar kurulmuştur.

Vakıfların usulüne uygun şekilde idaresi ve vakıf mallarının kötüye kullanılmasının önlenmesi için vakfiyeler kaleme alınmıştır. Vakfiyelerde Allah’a hamd ve Rasülüne salât ü selâmdan sonra vakıf ile ilgili ayet ve hadisler, vakfedilen malların sarf yeri ve nihayet dua yer alır.

Vakfiyelerde; “Her kim vakıf malının bekasına gayret eder ve ona hıyanet etmezse Allah o kişinin sevabını kat kat versin ve onu her türlü beladan korusun” şeklinde dua cümleleri, “ Her kim vakıf malına zarar vermeye yeltenir ve onun eksilmesine bizzat veya dolaylı olarak sebebiyet verirse o kişi ahirette Allah’ın gazabına uğrasın, varacağı yer cehennem olsun”, gibi beddua cümleleri yer alır. Vakfedilen mal, her ne için vakfedilmişse ancak o amaçla kullanılır. Vakıf malı kişisel menfaate dönüştürülemez, alınıp satılamaz, suistimal edilemez ve üzerinde tahrifat yapılamaz.

Aziz Cemaat!

Ecdadımız elinin uzandığı her yerde vakıflar kurmuştur. Bu konuda imkanı olan herkes birbiriyle adeta yarış halinde olmuştur. İstanbulumuz vakıf medeniyetimizin en güzel şahididir. Geçmişimizden bize intikal eden vakıflar, muhteşem bir devrin bizlere birer emanetidir. Onları en güzel şekilde koruyup sonraki nesillere aktarmak ve vakıf şuurunu canlı tutmak dinî ve millî görevimizdir.

Rabbimiz, bütün hayır ehlinden razı olsun.

Dr. Ahmet ÇAPKU
Bağlarbaşı Huzur Camii İ.H./Üsküdar

İşçi İşveren Münasebetleri

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

Toplum içinde yaşamanın gerektirdiği birçok hak ve sorumluluklar vardır. Haklara saygı göstermek her insanın asli görevidir. Bu hakların çok önemlilerinden biri de alın terine saygıdır. Bir hadis-i kudsîde çalıştırdığı işçiye emeğinin karşılığını vermeyenin davacısının Allah (c.c.) olacağı bildirilmektedir.

Ahlâkî değerlerle bezenmiş bir işveren çalıştırdığı elemanına hiç değilse insanî ihtiyaçlarını karşılayabileceği kadar bir ücret vermeye özen göstermelidir. Hak ihlaline sebep olabilecek durumlardan uzak durmalı, personelinin ücretini zamanında ve eksiksiz vermeye dikkat etmelidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) “İşçilerin ücretlerini alın teri kurumadan ödeyiniz” buyurmuştur.
İş sahibi çalıştırdığı kişiye gücü üzerinde iş yüklememeli, ona değer vermeli ve üretime alın teri koyan bir kardeşi olarak görmelidir. İş yerinde sağlık ve iş güvenliği tedbirlerinin yanında ibadet için de zaman ve mekân ayırmalıdır.

Diğer taraftan çalışanlar da aldıkları ücretin helal olması için verilen işi zamanında ve en güzel şekilde yapmalı, hileye kaçmamalıdır. Bu konuda Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) “Bir iş yaptığınız zaman Allah (c.c) o işi sağlam ve güzel yapmanızı sever” hadisini bir düstur edinmelidir. Peygamberimizin (s.a.v) “İşçi, işverenin malının koruyucusudur” anlamındaki mübarek sözünü dikkate alarak iş yerini emanet bilmeli ve kendi malı gibi korumalıdır.
Muhterem Cemaat!
Dinimiz çalışma hayatında işçi-işveren arasında karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı ilişkilerin devam etmesini ve sorumluluk şuurunun hâkim olmasını istemektedir. Bundan dolayı dinimizde işçisine zulmeden ve onu küçümseyen işveren kınandığı gibi, işverenin malında gözü olan, çalıştığı yerde sadece kendi menfaatlerini öne çıkaran işçi de kınanmış; iş hayatında karşılıklı haklara âzami riayet edilmesi ve çalışma barışının sağlanması öğütlenmiştir.
Her şeyin asıl sahibi Allah (c.c.) tır, Muhterem Müslümanlar! Bizler O’nun mülkünde emanetçiyiz ve verilen emanetlerden sorumluyuz. Her birimize farklı imkânlar tanınmasının hikmeti; emeğimizle veya malımızla birbirimizin hizmetinde bulunmamızdır. Nitekim Yüce Rabbimiz buna işaret ederek şöyle buyuruyor: “Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların Dünya hayatındaki maişetlerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”
Rabbim cümlemize kul hakkına girmeden, hayırlı dualar alarak, alnımızın akı ile huzuruna çıkmayı nasip eylesin.

Dr. Hüseyin SARAÇ
Galip Paşa Camii İmam – Hatibi

Aile

Salı, 20 Mar 2012 yorum yok

“Aile toplumun temelidir” denir. Basit gibi görünen bu meşhur sözün ne kadar büyük bir gerçek olduğunu, ailenin büyük çöküntü yaşadığı modern dünyadaki ağır sorunlar göstermektedir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: “Ey insanlar! Biz sizi bir kadınla bir erkekten yarattık ve sizi kavimlere, kabilelere ayırdık.” Böylece insanlık tarihinin başından itibaren evlilik hayatı, ailenin kurulmasına ilk adım olmuştur. Bu sebeple dinimiz, gençlerin evlenmelerini öğütlemiş; evlilik dışı kadın-erkek ilişkisini haram kılmış; evlenme hususunda maddi engelleri bulunanlara toplumun yardımcı olmasını istemiştir. Nitekim Hz. Peygamber, dar gelirli olup evlenemeyenlere hem kendisi yardım etmiş, hem de müslümanları buna teşvik etmiştir. Bizim tarihimizde de dar gelirli gençleri evlendirmek için vakıflar kurulmuştur.
Kur’an-ı Kerîm’de karı-koca arasındaki bağların sevgi ve şefkate dayanması, ailenin bir sükûn ve huzur ortamı olması gerektiğine işaret edilir. Peygamber Efendimizin de evlilik ve aile mutluluğu ile ilgili bize ilham kaynağı olacak açıklamaları, uygulamaları vardır: Şöyle buyuruyor: “Sizin en iyileriniz, eşlerine karşı en iyi olanlarınızdır.”

Aziz cemaat!
Kur’ân-ı Kerîm’de, hadis-i şeriflerde ve diğer dinî kaynaklarımızda, boşanma caiz olmakla birlikte hoş karşılanmamış; mümkün olan her türlü meşru çareye başvurarak aile hayatının yaşatılması istenmiştir. Peygamberimizin beyanına göre, “Allah katında en sevimsiz olan davranış boşanmadır (yani aile yuvasını yıkmaktır).”
Bildiğiniz gibi bugün Batı dünyasında aile hızla çökmekte ve insanlık adına bu korkutucu durum, ülkemizde de yayılmaktadır. Mâneviyattan yoksun, maddeci, zevk düşkünü, aşırı özgürlükçü ve bireyci hayat anlayışı bu çöküşü hazırlayan sebeplerin başında gelmektedir. İnsanlarda bu olumsuz eğilimleri dizginleyip normalleştiren güç ise din duygusudur. Bu bakımdan din eğitimi ve öğretimini sadece bir din meselesi olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Din eğitimi ve öğretimi, ailenin yaşatılması, gençliğin korunması için de bir teminattır. Son yüz-yüz elli yıllık tecrübeler açıkça göstermiştir ki, insanlarda dinî inancın zayıflaması, aile kurumunu da çökertmektedir. Bu açıdan dinin yerini tutabilecek başka hiçbir çare yoktur.
Son olarak şunu da belirtelim ki, bizim dinî ve milli kültürümüzde aile yuvası, dinin, ahlâkın, edeb ve irfanın ilk öğrenildiği; saygı, sevgi, fedakârlık gibi yüce değerlerin kazanıldığı, kısaca gerçek Müslümanlık ve insanlık değerlerinin, mânevi ve milli terbiyesinin verildiği bir rahmet ocağıdır.
Yüce Rabbimiz, bu rahmet ocağını koruma çabamızda bize yardım eylesin. Aile yuvamıza huzur ve mutluluk versin.
Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI
İstanbul Müftüsü